Tülay German’ın hikayesini İngiletere’deyken bir arkadaşımın Türkiye’den getirdiği bir CD ve kitapçığı sayesinde keşfettim.
CD kitapçığı German’ın hikayesini anlatıyordu, CD’si ise German’ın rengarenk müzikal geçmişini yansıtan bir toplamaydı. Bu CD’yle uzun yıllar geçirdim, Türkiye’ye döndüğümde ise otobiyografik kitabını okudum. Tülay German’ın hikayesi hem bir kadın olarak, hem duruş olarak hem de herşeyden öte müzikal olarak beni derinden etkilemişti.
Ne yaptım ettim Paris’e gidip onunla tanıştım, ikna ettim ve ardından Barış’la ortak olmamızla beraber iki buçuk seneye yaklaşan bir sürenin sonunda bu filmi bitirdik.
Film süresince Tülay German’ı filmde gözükmeye ikna etmeye çalışırken bana hep aynı şeyi söyledi: ‘Didem’cim, tarih hep önümüzü kesiyor’ dedi.
Bahsettiği sadece jenerasyon farkımız ve benim ona yetişmek için bir şekilde ‘geç kalmış’ olmam değildi, tarihsel olayların aramıza girmesinden ve bugünümüze etkisinden bahsediyordu. Ama bence, tam da bu sebepler bizi birbirimize bağlıyordu ve tam da bu sebeplerden dolayı bu film yapılmıştı.
Ben de Mina Urgan’ın dediği gibi “Belleksiz bir toplum olmamızı önlemek için, herkesin anılarını yazmasını yararlı” buluyordum.
Ve genç bir yönetmen olarak, bir dönemin şahitliğini yapmış bu anıları toparlayıp izleyiciyle buluşturduğumuz bu yolculuğun tarihi bir önem taşıdığını düşünüyorum.
Benim için bu film, yani Tülay German’ın hikayesi, bir tarihe hesap sorma, geçmişi sorgulama süreciydi.
DİDEM PEKÜN
Bu filmin başında dikkatimi ilk çeken şey bu iki kadının birbirleriyle ilişkisiydi, bir ‘saygıdeğer kadın’ ve onun hikayesine hassas ve feminince yaklaşan bir yönetmen. Birbirlerini az tanır gibi gözüken iki jenerasyondan gelen iki kadın. Bu ikinci jenerasyondan gelen biz ise maalesef bu sesi kaçırmıştık .
Tülay German’ın hayatını etkileyen tarihsel olaylar birçok ortak deneyimde halen yankılanıyor. Politik fikirler yüzünden zorla alınmış göç kararları, kişisel ve koleftif angajmana ideolojik inanç, ve zamanla ortak hafızanın silinmesi. Bütün bu sorularla birlikte bu sesi keşfetmek, hayatının ilk 30 senesini Fransa’da geçiren benim için aynı zamanda ülkemin ve kendi geçmişimle yüzleşmek ve keşfetmek demekti.

